«
  1. Anasayfa
  2. Genel
  3. İlk Kemoterapi Günüm: Korktuğum Kadar Değil, Hayal Ettiğimden Çok Daha Fazlası

İlk Kemoterapi Günüm: Korktuğum Kadar Değil, Hayal Ettiğimden Çok Daha Fazlası

ilk kemoterapi - meme kanseri yazı serisi

Kemoterapi…

Bu kelimeyi ilk duyduğumda zihnimde hiç güzel bir görüntü oluşmadı. Hastane odaları geldi gözümün önüne. Saçlarını kaybetmiş kadınlar, mide bulantıları, geçmeyen bir yorgunluk, soğuk serumlar ve en çok da derin bir korku…

En başından beri kendi içimde kemoterapi almayacağımı düşünerek ilerlemeye çalışıyordum. Hatta bunu zihnimde tamamen reddetmiştim. Ama işler pek benim istediğim gibi gitmedi.

Sevgili doktorumun bana durumu açıklayan her cümlesinde, aklımda birbiri ardına sorular çoğalmaya başladı:

  • “Nasıl olacak?”
  • “Çok mu kötü olacağım?”
  • “Canım çok yanacak mı?”
  • “Saçlarım döküldüğünde kendimi nasıl hissedeceğim?”
  • “Bütün bunlara dayanabilecek miyim?”

Soruların sonu gelmiyordu. Hatta bir ara, sanki kendimi korumak için zihnimdeki şartelleri indirmiştim. Söylenenleri anlamıyor, hatta duymuyordum. Sanki duyarsam gerçek olacaktı; gerçek olursa da bununla baş etmek zorunda kalacaktım.

Ama hayatıma devam edebilmem için bir noktada teslim olmam gerekiyordu. Belki de önce hastalığın varlığına, sonra tedaviye ve en önemlisi, bu yolda bana eşlik edecek insanlara güvenmem gerekiyordu.

O Sabah: Hayatımın İkiye Ayrıldığı Gün

İlk kemoterapi günü hastaneye giderken içimde çok garip bir sessizlik vardı. Ama o sessizliğe teslim olmak istemediğim için gerekli gereksiz pek çok şeyle uğraşmaya çalışıyordum. Sanki günlük hayatıma aynen devam edersem, o gün de sıradan bir gün olacakmış gibi…

Etrafımdaki herkes de normal bir günmüş gibi davranmaya çalışıyordu. Ama değildi. Benim için o gün, hayatımın ikiye ayrıldığı günlerden biriydi: Öncesi vardı, bir de sonrası olacaktı.

Hastaneye gittiğimde koltuğa oturdum. Hemşire portuma damar yolunu açtı. O an her şey bir anda çok gerçek oldu. Artık sadece doktorun anlattığı bir tedavi planından bahsetmiyorduk; ilaçlar gerçekten oradaydı.

Lacivert Elbisem ve İnci Kolyelerim: Küçük Bir Zırh

Bir süre bekledim. Benimle birlikte sırasını bekleyen pek çok hasta vardı. Ben ise üzerimde lacivert keten elbisem, boynumda inci kolyelerimle oturuyordum. Belki dışarıdan bakıldığında biraz fazla özenli görünüyordum.

Ama bunu özellikle ben istemiştim. Çünkü o gün sadece kemoterapi almaya gitmiyordum; kendimi de yanımda götürüyordum. Kendimi hâlâ güzel hissetmeye, güçlü hissetmeye, kendime benzediğimi hatırlamaya ihtiyacım vardı. O elbiseyi ve incileri belki de bir kıyafet olsun diye değil, kendimi koruyacak küçük bir zırh gibi seçmiştim.

Sonra ilaçların verileceği odaya ismim okunarak çağrıldım. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Korkuyordum. Hatta içimden defalarca, “Ben bunu istemiyorum” dedim.

Ama bunu yüksek sesle söylemedim. Çünkü bir yandan da biliyordum: Bu, yaşamak için geçmem gereken yollardan biriydi.

Tedavide Dönüm Noktası: Doktoruma Duyduğum Güven

Ve tam o noktada doktoruma duyduğum güven benim için hayati bir önem kazandı. Çünkü insan böyle bir hastalıkla karşılaştığında her şeyi kontrol edemediğini anlıyor. Bedenin artık tamamen senin kontrolünde değil. Tedavi senin seçtiğin bir yol değil. Ve bir noktada, bilmediğin bir yolda, bir başkasının bilgisine ve deneyimine güvenerek ilerlemek zorunda kalıyorsun.

Ben bunu kolay yapmadım. Ama doktoruma güvendim. Onun söylediklerini anlamaya çalıştım, sorular sordum, korkularımı anlattım. Bazen belki aynı şeyi birkaç kez sordum. Çünkü korktuğumda anlamak bile zorlaşıyordu. Ama her defasında aldığım cevaplar, içimdeki o büyük belirsizliği biraz olsun sakinleştirdi.

Belki de ilk kemoterapi günümde en çok ihtiyacım olan şey, ilaçtan önce buydu: Güvenmek.

“Bilmiyorum” dediğim yerde, onun “Ben biliyorum, birlikte ilerleyeceğiz” diyebilmesine güvenmek.

İlaçlar yavaş yavaş akmaya başladı. Ben de o koltukta oturup serumun damlalarını izledim. Aklımdan sadece tek bir cümle geçti:

“İşte başladı.”

İlk kemoterapi düşündüğüm kadar korkunç olmadı. Ailem her an yanımdaydı ve onların varlığı bana tarif edilmez bir güç veriyordu.

Eve Dönüş ve Bedenle Yüzleşme

Ama eve döndüğümde asıl mücadelem başladı. Çünkü artık her şeyi bedenimde arıyordum. Bir ağrı, bir halsizlik, bir mide bulantısı, bir farklılık… Her şey yeni bir soru işaretiydi:

  • “Bu normal mi?”
  • “Şimdi daha kötü mü olacağım?”
  • “Yarın nasıl uyanacağım?”

Bedenimi dinlemekle bedenimi sürekli kontrol etmek arasındaki farkı bile henüz bilmiordum.

Aynadaki Yansıma: Saçlarımı Kaybetmek

Sonra saçlarım dökülmeye başladı. İşte o zaman hastalığım ilk kez aynaya yansıdı.

O güne kadar hastaydım ama dışarıdan bakıldığında hâlâ bendim. Saçlarım vardı, elbiselerimi giyiyordum, incilerimi takıyordum. Aynadaki kadın hâlâ bana tanıdık geliyordu. Sonra saçlarım dökülmeye başladı ve hastalığın benden bir parça daha aldığını hissettim.

Saçlarımı kaybetmek kolay olmadı. Bunu bugün daha rahat anlatabiliyor olsam da o günlerde içimde ne kadar büyük bir kırılma yarattığını şimdi çok daha iyi anlıyorum. Çünkü bazı kayıplar sadece kaybettiğin şeyle ilgili olmuyor; o şeyin sana hatırlattıklarıyla ilgili oluyor.

Saçlarım benim kim olduğumu belirlemiyordu elbette. Ama aynaya baktığımda kendimi tanımaya çalıştığım günler oldu. Ve galiba kemoterapinin bana öğrettiği en zor şeylerden biri buydu: İnsan bazen kendini, alıştığı görüntüsünün dışında da sevmeyi öğrenmek zorunda kalıyor.

Bu Süreçten Öğrendiklerim ve Kendime Sarılmak

O süreçte çok şey kaybettim ama çok şey de öğrendim:

  • Sabretmeyi,
  • Yardım istemeyi,
  • Dinlenmenin bir tembellik olmadığını,
  • Korkarken de yola devam edebilmeyi,
  • Ve en önemlisi, her şeyi kontrol edemediğim bir hayatın içinde yine de güvenebilmeyi…

Bugün geriye dönüp baktığımda kemoterapiden hâlâ korkuyorum ama eskisi kadar nefret etmiyorum. Çünkü o koltukta oturan kadın, yaşamak için elinden geleni yapıyordu. Ve bugün hâlâ buradaysam, bunun içinde o günlerin de büyük bir payı var.

Bazen bugün olduğum yerden o ilk kemoterapi gününe bakıyorum. Üzerimde lacivert keten elbisem, boynumda incilerim… Korkudan kalbim yerinden çıkacak gibi atıyor ama dışarıdan hâlâ kendim gibi görünmeye çalışıyorum.

Şimdi o kadına baktığımda ona kızmıyorum. “Ne kadar güçlüymüşsün” de demiyorum sadece. Çünkü o gün güçlü olmaktan başka çaresi yoktu. Ona sarılmak istiyorum.

“Çok korktun biliyorum” demek istiyorum. “İstemediğin halde gittin. Bilmediğin bir yola girdin ve yine de güvendin.”

Zihnime ve Ruhuma Kazınan İzler

Belki bugün geriye dönüp baktığımda içimdeki o tarif edilemez boşluk da biraz bundan. Bazı şeyler bitiyor. Tedavi bitiyor, saçlar yeniden çıkıyor, hayat yeniden normalleşiyor. Ama insanın içinden geçen o dönem, ruhunda derin izler bırakıyor.

Ben o günleri unutmak istemiyorum. Çünkü o günlerde yaşadığım korkuyu da, doktoruma duyduğum güveni de, ailemin yanımda oluşunu da, o lacivert elbiseyi de, boynumdaki incileri de hatırlamak istiyorum.

Çünkü hepsi benim hikayemin, benim yeni ‘ben’imin bir parçası.

Ve bugün çok daha iyi biliyorum ki; ilk kemoterapi günüm sadece tedavimin başladığı gün değildi. Korkunun içinden geçerek kendime, doktoruma ve hayata yeniden güvenmeyi öğrendiğim gündü.